Tuesday, November 22, 2005

Türkçe Sunumu

Türkçe dersinde yapmak için bir sunum konusu düşünüyordum ki aklıma Varlık dergilerim geldi. Şöyle birkaç tanesinin kapağına bakarak aralarında yaptığım bir eleme sonucunda Ozan Sezer’in Temmuz 2004 dergisindeki bir yazı gözüme çarptı: Türk Edebiyatı Eğitiminin İçeriğindeki Eksiklikler. Evet, artık karar verdim. Bu yazının büyük bölümünü kullanarak ve böylece minimum zaman harcayarak Türkçe sunumunu aradan çıkarmış olacağım. Aynı zamanda Türkçe derslerindeki eksiklikleri ön plana çıkardığım için hocanın gözünde artı puan da kazanacağım. Bu yetmezmiş gibi çeşitli ince eleştirilerle kendisine olan tepkimi de ifade edebileceğimi düşünüyorum. Yarın akşam, büyük ihtimalle bu sunumu yazacağım. Sunumu yaptıktan sonra buraya da yollarım herhalde metni. Peki, bunu niye yazdığıma gelince… İlk başta metni şuracıkta yazmaya başlamayı düşünmüştüm; ama vaktim olmadığı sonradan aklıma geldi. Bu da böyle bir “blog” yazısıydı işte.

Sunday, November 20, 2005

Önemli Bir İleti

Buraya yazmak için bir şey düşünürken diğer insanlarda da “önemli bir ileti yazma” arzusu olduğunu tahmin ediyorum. Aslında “önemli bir şey yazma” diyecektim mesela az önce; ama bu “blog” olayı entelektüel bir olay gibi göründüğünden olsa gerek o şekilde yazamadım. Eminim günlük hayatında suya sabuna dokunmayan birçok insan bile “blog” a yazılar yazarken mesaj verme kaygısı taşıyordur. Ya da belki de bu sefer biraz fazla iyimser oldum. Kimse bunu kuruntu yapmıyor olabilir, hatta ve hatta diğer birçok iletişim aracında olduğu gibi, bu “blog” hadisesini de popülarite (Bakın bak word bile türkçe’mi benden daha çok düşünüyor. Ne yazık ki “popülarite” kelimesi yerine önerisi “halkça tutulma” olabiliyor. Yok mu bu anlamı tek kelime ile ifade edebilecek bir kelime?) amaçlı kullanıyor olabilir. Bir tahmin yürüteyim mesela… Arabasına yaptırdığı en son modifikasyonları her yeni girdide fotoğrafları ile birlikte yer verenler mutlaka vardır. Hatta bunların modifikasyon ve yarışlarla ilgili bir “blog”ları vardır çok büyük ihtimalle ve en son kimin hangi yarışı nasıl kazandığı, kimin en son arabasına ne modifikasyon yaptırdığı oradaki girdilerde yer alıyordur.

            Beklentiler az olunca çeşitli sonuçlarda kazanılan mutluluklar da artıyor. Zira beklenti düşük olunca, beklediğinden daha yüksek bir sonuçla karşılaşması olasıdır. Kalkıp da yazı turada beklentiye girmemek lazım ama… Gerçi bu bozuk paralarda genelde tura geliyor; ama neyse o konuya hiç girmesem daha iyi. Gerçi o konuya girmeyince başka konu da kalmadı ne yazık ki. Bu nedenle pek de mühim bir ileti verememiş olduğum başka bir girdinin daha sonuna gelmiş bulundum. Tamam, daha fazla uzatmıyor ve bu nokta ile yazımı bitiriyorum.

Saturday, November 19, 2005

Telekom Özelleştirmesi

Telekom’un satışına karşı çıkanları hiç anlayamıyorum. Devlet elinde böyle kurumları bulundurmamalı. Atatürk zamanında olduğu gibi çeşitli kuruluşları devletin kurması başlangıç için iyi olabilir; ama sonrasında özelleştirmek lazım. Çünkü devletin elinde kaldığı sürece siyasi emellere alet oluyor. Herkes kendi adamını kayırmaya çalışıyor, boşu boşuna paralar akıtılıyor çeşitli yerlere. Bir şeyi almak için örneğin 100 lira ödenecekse normalde (hatta satın alınan şirket de farklı olmasın, hani mesela çikolata alınacaksa yine ülkerden alınsın etiden değil mesela) diğer şirket daha çok kar etsin, nasılsa devletin bütçesi sonsuz diye 200 liraya alınıyor. Böyle böyle kayırmalar oluyor, sadece kadrolaşmayla da olmuyor yani. Bu yüzden satılması doğru bir karar.

Peki niye yönetim hakkı da satıldı? Birkaç nedeni var:

  1. Yönetim hakkı satılmayan bir şirkete niye yatırım yapılsın ki? Hem adam para verecek, hem de paranın nasıl kullanıldığında etkin söz sahibi olamayacak, kimse enayi değil. 6 ya deil de 3 milyar dolara giderdi (%49u satılsaydı mesela)
  2. Yönetim hakkı devletin elinde olduğu sürece yukarıda bahsettiğim kayırma politikaları uygulanmaya devam edecektir. Avea’dan örnek vereyim. Sadece %40’ı Aycell (yani devlet) kanallı olsa da genel müdür de devletten, para da devletten di. Tarkan reklam kampanyası için 6 milyon dolar akıtıldı. Özel şirket kararı olsa, mesela Aria zamanında Eros Ramazotti geldi, konser verdi gitti. O kadar paraya da mal olmadı; ama yine Aria reklamı olmuştu, hatta Eros aria reklamı yaparken, Tarkan asla ama asla “avea” adını ağzına almadı (anlaşması böyleymiş...hem de 6 milyon dolarlık anlaşma!!). Avea’da %40 hisseli TIM bile söz sahibi olamıyor yönetimde. Genel Müdür devleti arkasına alarak, almış çünkü dizginleri eline. Yine bir örnek: Kasımpaşa Stadı’na reklam vermiş yüksek bir ücret karşılığında genel müdür görevden ayrılmadan hemen önce son icraatı olarak. Nedir bu? “Son bir kıyak çekeyim tanıdıklara, son bir yağlama yapayım, biraz daha para akıtayım onlara da öyle gideyim. Gidince Avea genel müdürlüğünden, yine iyi bir yere gelebileyim” demektir bu açık açık.

Friday, November 18, 2005

yok

Her zaman yazılan ilk yazıda illa ki "merhaba" denmesi gerekir gibi geliyor değil mi? Ne bileyim, böyle amatör dergiler falan yayın hayatına başlayınca editör yazar ya bir yazı hemen kapağın arkasındaki sayfaya, işte o yazının ya başlığında ya da ilk cümlesinde mutlaka geçer bu "merhaba" kelimesi. Netekim benim ilk yazımda da o veya bu şekilde geçti. Bu samimiyet nedir okuyucu ile böyle, "merhaba" imiş. Çok itici geliyor okuyucuya hitaben "merhaba" diye başlanması. Bir de nasıl diyeyim, yaratıcılıktan yoksunluğun bir göstergesi de sayılabilir mi acaba?.. Belki de çok iyi bir şeydir ilk yazıya "merhaba" diye başlamak, bilemiycem; ama bununla birlikte bu yazıda 6 defa geçti "merhaba" kelimesi. Bu kelimeye iyice soğudum artık. İlk yazı için bu kadar yeter herhalde.