Wednesday, December 21, 2005

Jazz Tarihi

Jazz tarihinden sınava girecek insan olmak insanı bir başka yapıyormuş. Oturup çalışırken pek de bir gaza gelip şu şarkıyı besteledim:

 

I woke up late at night

The moon was shining birght

As I always did

I got you on my mind

 

I heard that you like the other guy

That I saw with you tonight

He hugged you as you walked on by

Towards his white cadillac

 

Last night you told me you loved me so

So and so and so and so

Honey, I knew you were lying

By the time you left me after I were broke

 

© Nazmi Can Anık

 

 

 

Saturday, December 10, 2005

İngilizce Şiir Denemesi

It is when love ceases to exist in your heart

when nothing can make you little more happier

when even the bright sun cannot lighten your day up

 

It is then that you come to realise

the dull life you have been living

the measure of loneliness in your heart

 

It is when the words spilling out don't make sense

and when the time does not seem to flow

that you feel so cold,

like you have died many deaths

but not lived a single life

 

© Nazmi Can Anık

Thursday, December 01, 2005

Emperyalist Kültürün İnsan Hayatına Etkisi

Bugün size içerisinde var olduğumuz kapitalist kültürün, yaşamımızı kendi arzularımız doğrultusunda sürdürmemizi engellemesi ve zamanımızı kontrol etmesi üzerine bir konuşma yapmak istiyorum:

 

İnsan yaşamı gündelik olarak ele alındığında bilinçli ya da bilinçsiz, gönüllü ya da zorunlu olarak yapılan eylemlerin gerçekleşmesi ile geçer. İnsan yaşamını çeşitli aşamalarda inceleyebiliriz bu bağlamda.

İnsanların okula başlama gününe kadarki dönemi, hayatlarında en çok serbest zamanlarının olduğu ve bunu oyuna ve zevke ayırabildiği dönemdir. Zaten sorumluluklarımızdan çok sıkılınca “yeniden çocuk olsam” dememizin nedeni de budur.

Yetişkin bir birey, vatandaş ve iş hayatında başarılı bir çalışan olmanın gereklerinin elde edildiği okul eğitimi süreci de insan yaşamının bir diğer aşamasıdır. Bu aşamada çocuğun yaşamı ders ve boş zaman olarak ikiye ayrılır. Daha önce her zaman süren boş vakitler artık sadece bir ödül gibi görünen “yaz tatilleri”, coşkuyla karşılanan “kar tatilleri” ve ders aralarından ibarettir. Bu dönemde artık insanlar zamanı “sıkıcı” ve zevk ve eğlence dolu “boş” zaman olarak ayırmaya başlarlar. Bir bakıma, aslında okullar amaçlarını başarı ile yerine getirmiş ve çocukları yetişkin hayatın tekdüze çilesine hazırlamış olur.

Eğitimi biten bir insan için ise iş yaşamına başlayış tam bir felaket olacaktır, zira artık uzun yaz tatilleri de olmayacak, “boş” zamanlar sadece yorucu ve tekdüze mesai saatleri dışında kalan saatler ve yıllık izinlerden ibaret olacaktır.

Modern çalışma kültürü sebebiyle, yetişkin bireylerin bir işte çalışıyor olmaları gerekliliği oluşur toplumda. Bu nedenle de çalışmayanlar, utanılması gereken “işsiz” damgasını yerler. Böylece bu döngünün sağlanması da garantilenmiş olur.

Kapitalizmin egemen anlayış olması ile birlikte (ki hep daha fazlasını isteyen insanoğlu bunu kendi yaratmıştır), insanların hayatlarını sürdürebilmek ve ihtiyaç ve arzularını gerçekleştirebilmek için yaptığı tüm eylemler “çalışma/iş” olarak tanımlandı. Bu çalışma ise başkaları için, ücret karşılığında ve düzenli bir zaman dilimi içerisinde gerçekleştirilen bir etkinliktir. Aslına bakılırsa, insanın istediği gibi yaşamak için çalışması bir araçtı. Yalnız, günümüz koşullarında bir işte çalışmanın artık amaç olduğu yadsınamaz bir gerçektir.

Var olan kapitalist düzen, zaman planlamasını insanın elinden almış ve “çalışma zamanı” ile “serbest zaman” ayrımını yaratmıştır. Bu zihniyette çalışma zamanı hep telaş içerisinde, “vakit nakittir” ilkesine dayalı hale gelmiştir. Geri kalan serbest zaman ise dinlenme ve eğlenme konusunda en yüksek verimi hedefler. Aslında, serbest zaman bile neredeyse çalışma zamanı haline gelmiştir, kışkırtılan tüketim olgusu ile birlikte. Bu açıdan bakıldığında aslında “serbest zaman” olması gereken zamanda bile kapitalizmin kontrolcü eli işin içerisine girmiş ve burada bir sektör yaratmış, özgürlüğü ortadan kaldırmıştır. Birey, toplumsallaştırılmış ve insanlar için düzenlenmiş boş zaman etkinliklerine yönlendirilir.

Bireyin kendine dönük değerler ortaya çıkarmak amacıyla yaptığı eylemler, hayatta kalma baskısı sonucunda başkasının istekleri doğrultusunda yaptığı eylemler haline gelmiştir. Bu nedenle kişi bir “özne” olmaktan çıkıp bir “nesne” haline gelmiştir. Marx bu durumu “emeğin yabancılaşması” olarak tanımlamıştır.

Kişinin özneleşebilmesi için kendini tanıması, kendi arzuları doğrultusunda hareket etmesi, yaşamını zenginleştirmesi ve zevklerini ertelememesi gereklidir. Örneğin, yaşamaya devam etmek için çalışmak şart olsa da çalışma zamanı dışında var olan sisteme karşı politik ve kültürel bir direniş ortaya koyulabilir. Sanatın, felsefenin, bilimin, edebiyatın, aşkın, sevgi ve dostluk ilişkilerinin tüketim kültürü dayatmasından bağımsız olarak ele alındığı yaratıcı topluluk ve dayanışma ilişkileri kurulabilir. İş seçimleri toplumun dayatmasına göre değil, kişinin kendi arzularına ve anlayışlarına uygun olması da sağlanabilir. Para dışında başka ölçütler iş seçimi için geçerli kılınabilir. Bu şekilde ancak insan kendi için çalışan ve yaşayan bir özne olarak kalabilir. Toplumun ve kültürün dayatmalarına ayak uydurmak kişiyi bir “birey” olmaktan çıkartıp, amacı para kazanmak (hem de başkaları için kazanmak) olan bir “nesne”ye dönüştürür.

 

Kaynak: Kızıltuğ, Kürşad; Zaman İçerisinde Verilen Mücadele; Varlık Dergisi, Temmuz 2005.

 

Tuesday, November 22, 2005

Türkçe Sunumu

Türkçe dersinde yapmak için bir sunum konusu düşünüyordum ki aklıma Varlık dergilerim geldi. Şöyle birkaç tanesinin kapağına bakarak aralarında yaptığım bir eleme sonucunda Ozan Sezer’in Temmuz 2004 dergisindeki bir yazı gözüme çarptı: Türk Edebiyatı Eğitiminin İçeriğindeki Eksiklikler. Evet, artık karar verdim. Bu yazının büyük bölümünü kullanarak ve böylece minimum zaman harcayarak Türkçe sunumunu aradan çıkarmış olacağım. Aynı zamanda Türkçe derslerindeki eksiklikleri ön plana çıkardığım için hocanın gözünde artı puan da kazanacağım. Bu yetmezmiş gibi çeşitli ince eleştirilerle kendisine olan tepkimi de ifade edebileceğimi düşünüyorum. Yarın akşam, büyük ihtimalle bu sunumu yazacağım. Sunumu yaptıktan sonra buraya da yollarım herhalde metni. Peki, bunu niye yazdığıma gelince… İlk başta metni şuracıkta yazmaya başlamayı düşünmüştüm; ama vaktim olmadığı sonradan aklıma geldi. Bu da böyle bir “blog” yazısıydı işte.

Sunday, November 20, 2005

Önemli Bir İleti

Buraya yazmak için bir şey düşünürken diğer insanlarda da “önemli bir ileti yazma” arzusu olduğunu tahmin ediyorum. Aslında “önemli bir şey yazma” diyecektim mesela az önce; ama bu “blog” olayı entelektüel bir olay gibi göründüğünden olsa gerek o şekilde yazamadım. Eminim günlük hayatında suya sabuna dokunmayan birçok insan bile “blog” a yazılar yazarken mesaj verme kaygısı taşıyordur. Ya da belki de bu sefer biraz fazla iyimser oldum. Kimse bunu kuruntu yapmıyor olabilir, hatta ve hatta diğer birçok iletişim aracında olduğu gibi, bu “blog” hadisesini de popülarite (Bakın bak word bile türkçe’mi benden daha çok düşünüyor. Ne yazık ki “popülarite” kelimesi yerine önerisi “halkça tutulma” olabiliyor. Yok mu bu anlamı tek kelime ile ifade edebilecek bir kelime?) amaçlı kullanıyor olabilir. Bir tahmin yürüteyim mesela… Arabasına yaptırdığı en son modifikasyonları her yeni girdide fotoğrafları ile birlikte yer verenler mutlaka vardır. Hatta bunların modifikasyon ve yarışlarla ilgili bir “blog”ları vardır çok büyük ihtimalle ve en son kimin hangi yarışı nasıl kazandığı, kimin en son arabasına ne modifikasyon yaptırdığı oradaki girdilerde yer alıyordur.

            Beklentiler az olunca çeşitli sonuçlarda kazanılan mutluluklar da artıyor. Zira beklenti düşük olunca, beklediğinden daha yüksek bir sonuçla karşılaşması olasıdır. Kalkıp da yazı turada beklentiye girmemek lazım ama… Gerçi bu bozuk paralarda genelde tura geliyor; ama neyse o konuya hiç girmesem daha iyi. Gerçi o konuya girmeyince başka konu da kalmadı ne yazık ki. Bu nedenle pek de mühim bir ileti verememiş olduğum başka bir girdinin daha sonuna gelmiş bulundum. Tamam, daha fazla uzatmıyor ve bu nokta ile yazımı bitiriyorum.

Saturday, November 19, 2005

Telekom Özelleştirmesi

Telekom’un satışına karşı çıkanları hiç anlayamıyorum. Devlet elinde böyle kurumları bulundurmamalı. Atatürk zamanında olduğu gibi çeşitli kuruluşları devletin kurması başlangıç için iyi olabilir; ama sonrasında özelleştirmek lazım. Çünkü devletin elinde kaldığı sürece siyasi emellere alet oluyor. Herkes kendi adamını kayırmaya çalışıyor, boşu boşuna paralar akıtılıyor çeşitli yerlere. Bir şeyi almak için örneğin 100 lira ödenecekse normalde (hatta satın alınan şirket de farklı olmasın, hani mesela çikolata alınacaksa yine ülkerden alınsın etiden değil mesela) diğer şirket daha çok kar etsin, nasılsa devletin bütçesi sonsuz diye 200 liraya alınıyor. Böyle böyle kayırmalar oluyor, sadece kadrolaşmayla da olmuyor yani. Bu yüzden satılması doğru bir karar.

Peki niye yönetim hakkı da satıldı? Birkaç nedeni var:

  1. Yönetim hakkı satılmayan bir şirkete niye yatırım yapılsın ki? Hem adam para verecek, hem de paranın nasıl kullanıldığında etkin söz sahibi olamayacak, kimse enayi değil. 6 ya deil de 3 milyar dolara giderdi (%49u satılsaydı mesela)
  2. Yönetim hakkı devletin elinde olduğu sürece yukarıda bahsettiğim kayırma politikaları uygulanmaya devam edecektir. Avea’dan örnek vereyim. Sadece %40’ı Aycell (yani devlet) kanallı olsa da genel müdür de devletten, para da devletten di. Tarkan reklam kampanyası için 6 milyon dolar akıtıldı. Özel şirket kararı olsa, mesela Aria zamanında Eros Ramazotti geldi, konser verdi gitti. O kadar paraya da mal olmadı; ama yine Aria reklamı olmuştu, hatta Eros aria reklamı yaparken, Tarkan asla ama asla “avea” adını ağzına almadı (anlaşması böyleymiş...hem de 6 milyon dolarlık anlaşma!!). Avea’da %40 hisseli TIM bile söz sahibi olamıyor yönetimde. Genel Müdür devleti arkasına alarak, almış çünkü dizginleri eline. Yine bir örnek: Kasımpaşa Stadı’na reklam vermiş yüksek bir ücret karşılığında genel müdür görevden ayrılmadan hemen önce son icraatı olarak. Nedir bu? “Son bir kıyak çekeyim tanıdıklara, son bir yağlama yapayım, biraz daha para akıtayım onlara da öyle gideyim. Gidince Avea genel müdürlüğünden, yine iyi bir yere gelebileyim” demektir bu açık açık.

Friday, November 18, 2005

yok

Her zaman yazılan ilk yazıda illa ki "merhaba" denmesi gerekir gibi geliyor değil mi? Ne bileyim, böyle amatör dergiler falan yayın hayatına başlayınca editör yazar ya bir yazı hemen kapağın arkasındaki sayfaya, işte o yazının ya başlığında ya da ilk cümlesinde mutlaka geçer bu "merhaba" kelimesi. Netekim benim ilk yazımda da o veya bu şekilde geçti. Bu samimiyet nedir okuyucu ile böyle, "merhaba" imiş. Çok itici geliyor okuyucuya hitaben "merhaba" diye başlanması. Bir de nasıl diyeyim, yaratıcılıktan yoksunluğun bir göstergesi de sayılabilir mi acaba?.. Belki de çok iyi bir şeydir ilk yazıya "merhaba" diye başlamak, bilemiycem; ama bununla birlikte bu yazıda 6 defa geçti "merhaba" kelimesi. Bu kelimeye iyice soğudum artık. İlk yazı için bu kadar yeter herhalde.